"İstanbul benden büyük onla başa çıkamam" diyor televizyonda şarkı söylemeye çalışan kadın.
Haltetmiş o!
Ne bu teslimiyet, ne bu fedakarlık?
Kolay mı bu kadar vazgeçmek, her şeyden elini ayağını çekmek?
Bir şehire yenilmek bir ömre yenilmektir.
Bir şehirden korkmak sevgiden vazgeçmektir.
Valla hiç bekleme İstanbul,
Ne senden korkmaya niyetim var
Ne de senden vazgeçmeye...
Sen sularını köpürte dur,
İşlerimi halledeyim,
Gelirim bir ara seni dövmeye..."
İşte bu satırlar döküldü gecenin bir yarısı penceremden varoş varoş bakarken. Sol yanımda yalı, sağ yanımda gecekondu kokan bir semtte yaşıyorum İstanbul'da. Tarih kokan, boğaz kokan, samimiyet kokan, güzellik kokan ve bütün bu kokuların karışıp da genzimi yakan bir acımsılığıyla yaşıyorum. Emirgan' da! Tarihi çınar ağacı, camisi, yalıları, korusu, köşkleri ve insanları ile İstanbul'dan ayırdığım bir semt burası. Ne olursa olsun insanlar üzerindeki o boğaz havası ile ayrı bir huzur veren bir mekan. Yapacak hiçbir şey bulamazsan "Hadi kalk dışarı çıkalım" diyebileceğin, güvenle yürüyebileceğin ve yürürken de sadece İstanbul'u seyredebileceğin bir yer burası. İşim gereği taşındığımdan beri bazı koşullar dışında hiç pişman olmadım burada yaşadığım için. Hatta "Olur da sayısal lotodan para çıkarsa hayalleriminin" içine burdan bir ev almak da eklendi artık. Bir deniz hastası olan ben Karadeniz'de büyüyüp, Ege'de okuduktan sonra nasıl yaparım diye düşünürken kendimi İstanbul'un en güzel yerlerinden birinde buluverdim. İstanbul olmayan bir İstanbul semtinde...
2010 Kültür başkenti,12 milyon nüfuslu, her demden insan barındıran, yaşatan gene de yaranamayan, her köşesi ayrı bir hikaye barındıran, masallar diyarı, şarkıların vazgeçilmezi, fakirlerin hayallerini, zenginlerin zevklerini yaşatan, yaşlandıkça daha bir güzelleşen, tarihin kanlarını saklayan, kendini bilmez, entelektüel eda ile Türkiye'ye meydan okuyan, ukala ve küstahça "Sıkıysa gel bir de bende yaşa da görelim" deyip de her türlü suça teşvik eden sinsi İstanbul. Zehirli güzelliği ile erkeklerin başını döndüren bir kız gibi ne yaptığından emin adım adım avını kollayan, babasına ya da annesine kızmış evini terk eden bir ergen gibi heyecanlı, düşüncesiz ve bencil İstanbul. Her metre karende zevkle yürüyorum. Her adımda, her şarkı da her satır da seni daha bir sahipleniyorum. Her ne kadar eşime "Seneye burda yaşamayalım" desem de biliyorum ki bir tarafımı burada bırakıp gideceğim. Gerçi senin için çok önemli değil. Nasıl olsa içinde 12 milyonun bir yanı var. Sen hepsini bir yere sıkıştırır, çöp konteynırında bastırır, ücra bir köşeye fırlatarak martılarına verirsin yem diye ve gene başlarsın yanlar almaya. Doymak bilmez fast food gençliği gibi aldıkça almak, oturduğun yerden tüketmek istersin sadece.
Emirgan'da bir nargile içip, biraz yürüyüp eve çıkacaktık. Çilek tadı alamadığımız çilekli nargile sonrası midem biraz rahatlasın diye eve başka yoldan yürümeye karar verdik. Boğaz kenarında yürüdükçe (biraz da kustuktan sonra) kendime gelmeye başladım. Hava güzel. Eşim yanımda. Boğaz önümde. Karnımız tok. Sırtımız pek. Eee daha ne isterim ben. Başladık yürümeye. Yürü, yürü, yürü... Boyacıköy, Baltalimanı, Rumeli Hisarı, Bebek, Kuruçeşme, Arnavutköy derken benim ayaklarda derman kalmadı. Gerçi bir ara Arnavutköy'e gelmeden yol kenarındaki bir köftecide mola verdik ve yediğim en nefis sucuklu köfteyi ardından da yukarda ki Dayı'da taze sıcacık çayımızı içtik ama bedenim sinyaller vermeye başlamıştı. İçimden "Acaba Ortaköy'e kadar yürüyebilir miyiz?" diye düşünürken boğaz kenarında araba içinde sevişen çiftleri gördüğümde vazgeçtim. Sevdiğim bir reklam takıldı aklıma. "Araba 20 bin TL, tavşan kanı çay 1,5 TL, park ücreti 2 saatlik 4 TL, boğaz kenarında sevişmek ise paha biçilmez... Visa card! :)" diye dalga geçerken içten içe oradakilerle eminim ki ben onlardan daha mutluydum. Annem olsa kesin "Yazık koskaca İstanbul'da sevişecek bir evleri bile yok, yol kenarlarında her kesin gözü önünde olmaz böyle şeyler, ayıp " deyip eminim arabaları ordan kovardı ve ben bir türlü anlatamazdım "Anne burası İstanbul, karışma, normal bu tür şeyler" diye. Normal bu tür şeyler! Hey gidi İstanbul, bak gördün mü ANORMALİ BİLE NORMAL YAPTIRDIN BİZE... Dönüşü İETT'nin artık alıştığım, ilk zamanlar sürekli sövdüğüm ve "Yazık! Vergilerimizin akıbeti bir fren ile gaz pedalı arasında" diye sürekli söylendiğim rallici otobüs şoförlerinden biri ile yaptık. Gene cam kenarında, çamurlu ve buğulu camından sanki 4 saattir kenarında yürümüyormuşum gibi boğazı seyrederek. Sol yanda yalı sağ yanda gecekondu olan evimize gelmeden bir de çiğ köfte almışız yaa... Demeyin artık keyfimize...
İstanbul, sen cinayetlerine, kapkaçlarına, kavgalarına, aşklarına, sevişmelerine, küskünlüklerine, barışmalarına, şarkılarına, masallarına, tüm sırlarlarınla devam ede dur. Benim çiğ köfteyi hazmetmem lazım...